Doğu Karadeniz’de şehir hayatına kısa bir mola

İnsanın reset butonu nedir sorsalar , seyahat etmek diye cevap verirdik. Günlük hayatta birçok gereksiz şeyle uğraşıyoruz, gereksiz şeylere kafayı takıyoruz. Hele bir de İstanbul’da yaşadıkça yorulmaktan yorulur hale geliyoruz. İşte bu gibi zamanlarda seyahat etmek bize ilaç gibi geliyor. Doğu Karadeniz’e yaptığımız gezi böyle bir zamanda imdadımıza yetişmiş oldu. Aslında 5 sene önceki Karadeniz turumuzda biraz deneyim kazanma şansımız olmuştu ve Karadeniz’in doğasından oldukça etkilenmiştik. Ülkemizde yeşilin ve mavinin her tonunu büyüleyici doğasıyla birlikte bulabileceğimiz yerleri bu gezimizde biraz daha detaylı keşfetmiş olduk.

Ayder ve  Uzungöl Arap turist akınıyla ve yoğun yapılaşmasıyla bizim keyif alacağımız yerler olmaktan çok uzaklaştı, bu nedenle bu iki yeri planımıza dahil etmedik. Sümela Manastırı da sürekli tadilatta olduğu ve tüm turların uğradığı durak olduğu için oldukça kalabalık olması nedeniyle burası da seyahat rotamızdan çıktı. Zaten daha önceki seyahatimizde gördüğümüz için çokta içimizde kalmadı. Merak ettiğimiz ve tadı damağımızda kalan yerleri ise Mayıs 2017’de yaptığımız 5 günlük Doğu Karadeniz gezisi rotamıza ekleyerek yola çıktık.

Karadeniz Karçal Dağları

Karadeniz’in yeşili, mavisi ve beyazı

Bir çok seyahat blogunda okuduğumuz, aman çok güzel gitmezseniz olmaz denilen Doğu Karadeniz turuna çıkmaya karar verip araştırmaya başladığımız an, herkesin ne kadar haklı olduğunu anladık. Seyahatimiz, Salı sabahı Istanbul / Sabiha Gökçen’den Trabzon’a kalkan 6:30 uçağı ile başladı. Gitmeden önce yaylalara çıkmayı planladığımız için 4X4 bir araba kiraladık ve Trabzon Havalimanı’na geldiğimizde arabamızı teslim aldık.

Rize içinde kısa bir çay molası

İlk durağımız Artvin/ Maçahel’e doğru yol alırken Rize’de bulunan Ziraat-Botanik Çay Bahçesi’ne uğrayarak kahvaltımızı yaptık. Ancak ismine aldanmayın, biz çok fazla Botanik bölüm filan göremedik. Arka tarafta çokta büyük olmayan bir alana çay ekmişler bir de mini tesis kurmuşlar ancak gezdirecek kimse yoktu. Bu sebeple biraz hayal kırıklığı oldu. Burada tabii ki bir Karadeniz klasiği çay yanında olarak mıhlama, Rize simiti ve reçelli lor peynirini yedikten sonra doyamayıp bir de yukarıdaki çay bahçesinde çay içmeye devam ettik. Karadeniz’e gidince Çay ile ilgili bir beklenti doğuyor. Sanki normalde hep fabrikadan yeni çıkmış, taze çay ya da efendime söyleyeyim mutlaka bilmem ne kadar süre demlenmiş ve oturmuş çayları içiyormuşuz gibi bunun tadı güzel , bunun tadı buruk, bu oturmamış gibi yorumları hemen yapmaya başladık. Biraz dinlendikten sonra yola geri koyulup Çay fabrikalarını gezmeye heveslendik ve daha önceden misafirleri gezdirdiklerin okuduğumuz Çaykur Cumhuriyet Çay Fabrikası’na giderek Çay fabrikasını gezmek istedik. Henüz üretim başlamadığı için bizi Gündoğdu Çay Fabrikası’na yönlendirdiler ancak ne yazık ki fabrika müdürü bizden hemen önce gezdirilen bir grup olduğu için bizi kabul etmedi. Maalesef seyahatimizin geri kalan kısmında da Çay fabrikası gezme imkanımız olmadı ancak seyahat edecek kişilere kesinlikle tavsiye ederiz, bizim aklımızda kaldı.

Karadeniz’in Sınırı Maçahel’e Doğru

Yolumuzun devamı bizi Artvin’e bağlı Gürcistan ile sınır olan Maçahel’e götürürken Çayeli tabelasını görünce hemen ünlü Lale Lokantası‘na gidip Çayeli fasülyesi’nden yedik.

Çayeli Fasülyesi Lale Lokantası

Kahvaltı üstüne birde kurufasülyeyi yedikten sonra iyice şişmiş halde Borçka’ya doğru ilerledik.  Daha önceden Borçka Karagöl’e gitmiştik ama daha ileri gitmemiştik. Yolun devamına görmenin heyecanıyla yoğun sis ve yağmur altında dağlardan yuvarlanan kayaların arasından biraz korkarak yavaş yavaş ilerledik.

Artvin-Camili yolu

Her an bir heyelan olabilir diye korkarak ilerledik.

Camili’ye gelir gelmez dağ yoluna girdik ve burada konaklayacağımız Dedaena Pansiyon‘a doğru toprak yollara girdik. Gün batmadan hemen önce sobası kadar sıcak bir karşılama sonrasında odamıza yerleştik. Buralara geleceklere kaldığımız pansiyonu kesinlikle tavsiye ederiz. Odalar çok rahat ve fotoğraflarda göreceğiniz üzere harika bir manzarası var.

Instagram hesabımızdan da (@yolculog) fotoğraflara bakabilirsiniz. Çok lezzetli bir akşam yemeği yedikten ve soba etrafında pansiyonda kalan diğer misafirlere sohbet ettikten sonra Türkiye’nin en sessiz köşelerinden birisinde, belki de ülkenin en temiz havasını soluyarak uykuya daldık. Karadeniz gezisi boyunca uykumuzu sabahın ilk saatlerinde almış olduğumuz için erkenden ayaklandık ve odamızın manzarasına bakarak düşüncelere daldık.

Sabah kahvaltısında yediğimiz yumurta, peynir, yoğurt ve bal’ın, pansiyonu işleten ailenin yetiştirdiği hayvanlardan geldiğini, ekmeklerin bahçede yetişen mısırların taş değirmende öğütülmesiyle elde edilen undan yapıldığını öğrenince iştahımıza iştah katıldı. Türkiyenin sınırındaki bu pansiyonda duvarların Atatürk fotoğrafları ile donatıldığını görmek oldukça hoşumuza gitti.

Türkiye’nin sayılı şelalelerinden birisi Maral

Dedaena’da rastladığımız Endemik Tur firmasının rehberi Osman’ın grubu ile Maral Şelalesi’ne doğru macera dolu bir trekking yaptık. Fotoğraftan da göreceğiniz üzere muhteşem bir manzara bizi bekliyordu. Şelaleye doğru yol alırken arada kalan bir alanda baraka gibi bir yerde tek başına yaşayan ormancı abimizin çayını içmek  keyfimize keyif kattı. Çayımızı yudumlarken gözlerimiz dalıp gitti, bu doğa harikasının tadını çıkarttık. Dönüş yolunda İremit Pansiyon‘da Sevda’nın yaptığı harika yemeklerden yedik ve pansiyona geri döndüğümüzde fazla oksijenden olsa gerek yemek sonrası hemen uykuya daldık. Yağmurlu ve sisli 2 günün ardından çok daha güneşli bir sabaha uyandık ve gelirken sis nedeniyle göremediğimiz manzarayı ve Karçal Dağlarını seyrederek Borçka yolunda ilerledik. Maçahel’in bizde bıraktığı anılarda en etkilendiğimiz daha önce Kars gezimizde de yaşadığımız sınır şehirlerindeki kültürel çeşitlilik oldu. Gürcistan Hudut kapsısının bulunduğu Camili köyünün kışın kar yağışı nedeniyle Artvin ile kara bağlantısı kesildiği için acil durularda yalnızca Gürcistan üzerinden özel izin alınarak Türkiye’ye geliniyormuş. Köyde yaşayan halk ağırlıklı olarak Gürcü’ce konuşurken topraklara çekilen setlerin anlamı üzerine biraz daha kafa yorduk.

Doğa Harikası Borçka Karagöl

Borçka Karagöl

Borçka Karagöl bizce Türkiye’deki en büyüleyici yerlerden birisi, herkesin hayatında bir kez olsun görmesi gereken bir yer. Fotoğrafçılar için de hazine niteliğinde. Burası aynı zamanda bir mesire yeri olduğu için ne yazık ki mangal kokusu ağaçların ferah kokusunun önüne geçiyor. Bu yüzden tadını çıkartabilmek için ziyaretçilerin az olduğu zaman dilimini tercih etmenizi tavsiye ediyoruz.

Bu kadar güzel bir yer hakkında böyle şeyler yazmak istemezdik ama belirtmeden geçemeyeceğiz. Buranın işletmesi özel bir firmaya verilmiş ve pislik içerisindeki tuvaletlere ve yıkık dökük yürüyüş yollarına bakınca yetkililerin  burayı pek de denetlemeye niyetli olmadığı anlaşılıyor. Umuyoruz ki bu güzelliğe de yazık etmezler…

Gezimizin bir sonraki noktası olan Şavşat’a ilerlerken Artvin şehir merkezine uğramak istedik. Yokuştan ibaret olan şehir bizi oldukça şaşırttı. Zaten merkezde pek yapılacak bir şey yok dediler ama biz de methini duyduğumuz Kuzu döner ‘de nefis dönerlerimizi yiyip yola devam ettik. Artvin – Şavşat arası alışık olmadığımız bir coğrafya, seyretmeye doyamadığımız nehirler, baraj gölleri ve kayalıklarla doluydu. Karadeniz’in yeşilinden uzak kurak görünümlü bir yolun Şavşat’ın  yemyeşil çayırlarına çıkması bizi hayrete düşürdü.

Alabildiğine yeşil! İşte Şavşat.

Planımıza sonradan dahil ettiğimiz bu güzellik bize öyle sürprizler sundu ki hayatımız boyunca unutmayacağız. İşte bu sürprizlerden bir tanesi de başını ve sonunu görebildiğimiz Gökkuşağı.

İyi ki gelmişiz diyerek hava kararana kadar çayır çimen, yayla gezdik. Hatta Sahara yaylası’na çıkarken yolumuzu kaybedip Ardahan sınırını bile geçtik yanlışlıkla.

Kaldığımız yer Laşet Motel’e ait bungalovlar öyle keyifliydi ki kapıyı açtığımızda işte bu manzara bizi karşıladı:

Şavşatta 1 gece kaldık ve oldukça memnun ayrıldık. Doğu Karadeniz turuna dahil etmenizi şiddetle tavsiye ediyoruz. Bu manzaraları Türkiye’nin hiç bir yerinde bulamazsınız.

Günübirlik Batum

Doğu Karadeniz gezimiz Rize-Çamlıhemşin’de devam edecekti ama yolda spontane bir şekilde günübirlik Batum’u gezmeye karar verdik. Aracımızı Sarp sınır kapısında bulunan güvenlikli otoparka arabayı bırakıp yaya olarak sınırdan geçtik. Açıkçası Batum’da çok da gezilip görülecek bir yer yok. Şehir merkezi adeta bir gösteri paravanı gibi küçük Avrupa şehirlerine benzetilmeye çalışılmış ancak bir sokaktan kafanızı uzattığınızda şehirdeki fakirliği ve pisliği görüyorsunuz. Eski Batum biraz daha keyifli olsada Yeni Batum denilen bölge yalnızca otel ve casinoların bulunduğu ve maalesef ağırlıklı olarak Türkler’in uğrak mekanı haline gelmiş lüks yerlerin bulunduğu bir yer. Eski Batum’da bol bol Haçapuri yenilecek yerler bulunuyor. Gelmişken yemenizi öneriyoruz. Yol boyunca Okaliptus ağaçları dikili olan Batum aslında tarıma çok elverişli ve dağların arkasında kalan bir ova ancak ne yazık ki değeri biliniyor. Bu nedenle aslında gezmek için çok fazla vakit ayırmaya gerek yok, biz de kısa bir gezintiden sonra , Pirosmani’de bir ziyafet çekip, harika Gürcü şaraplarından içip (Saperavi öneriyoruz ) şaka gibi bir hesap ödeyip ülkemize geri döndük.

Gezimizin Finali Çamlıhemşin Çat Vadisi ve Gito Yaylası

Çat Vadisi‘ndeki pansiyonumuza gün karardıktan sonra ulaşabildik. Giderken pek etrafı göremedik ama  gürül gürül akan bir nehrin sesi eksik olmadı. Çat Vadisinde konaklamamızı sevgili Muco’ nun bizi karşılamasıyla beraber Toşi Pansiyon‘da yaptık. Fırtına deresi manzaralı bungalovumuza yerleştikten sonra pansiyona ait sosyal alanda biraz tulum dinleyip çay içtik yorgunluğa yenik düşüp Fırtına deresinin sesiyle uykuya daldık.

Pansiyon’un samimi işletmecisi Muco ve arkadaşlık kurduğumuz bazı misafirler ile kahvaltı ettikten sonra daha önceden kalmayı planladığımız ancak hava koşulları nedeniyle gidemediğimiz Hozboncuk Pansiyon’u görmek üzere Gito Yaylası’na çıktık. Yöre halkına sorsanız yaylaya çıkan yollar oldukça iyi ama bizim hiç böyle korkutucu bir yol tecrübemiz olmamıştı artık geri mi dönsek diye diye Gito’ya çıktık. Hatta bazı yerlerde arabanın tekeri neredeyse yoldan çıktı.  Ne yazık ki yoğun sis nedeniyle Gito Yaylası’nın dillere destan manzarasını göremedik. Neyse ki Hozboncuk’ta Maksude Abla’nın sıcak çayı ve sohbeti bizi mutlu etmeye yetti. Karadeniz seyahatimiz boyunca hava koşulları genelde yağmurlu ve sisliydi. Önce bu duruma biraz bozulduk çünkü gördüğümüz fotoğraflarda müthiş güneşli manzaralar vardı ancak bir süre sonra hem alıştık hem de yerel halkın aslında bu şartlarda yaşadığı ve gerçek Karadeniz’in yağışlı ve sisli olduğu gerçeği ile yüzleşerek radyoda Hey gidi Karadeniz türküleriyle yolumuza devam ettik.

Çamlıhemşin – Zilkale

Çamlıhemşin’e gittiğinizde uğrayacağınız bir diğer yer ise Zilkale. Bizans döneminden kalan kale Osmanlı döneminde yolların gözetlenmesi için ve Rize Kalesi, Pazar Kızı Kalesi,  Ciha Kalesi ve Kale-i Bala arasındaki haberleşmeyi sağlaması için kilit bir noktada yer alıyor. Giriş ücreti 3 TL ve hemen altında bir cafesi var. Biz özenip sütlaç yedik ama önermiyoruz şekerli süt gibiydi.

Çamlıhemşin gerçekten doğasıyla, yeşiliyle ve insanıyla çok güzel bir yer. Biz yol üstünde çok güzel bir cafe gördük: Zua Cafe Çinçiva Yorumlarda da çok keyifli bir yer olduğunu okumuştuk ancak hem çok fazla yiyip içmekten hem de Karadeniz’de Flat White içmek istemediğimizden uğramadık. Yolu düşenlere en azından içine girip bir bakmalarını öneririz.


Son sabahımızda Toşi Pansiyon’da kalan kişiler ile sohbeti artık iyice ilerletmiş ve neredeyse akraba olmuştuk. Zaten Karadeniz’de farkettiğimiz şey herkesin birilerinin akrabası olma durumu. Bizim gibi büyük şehirde çekirdek aile içinde büyümüş ve çok fazla akraba görememiş gençler için oldukça tuhaf olsa da öte yandan bu kültürün korunması ve nesillere aktarımının sağlanması için birliktelik harika bir şey gerçekten.

Uçuş öncesi Trabzon’da Pide Kaçamağı

Biraz da özenerek dinlediğimiz hikayelerin ardından Trabzon Havalimanı’na doğru yola çıktık ve çantalarımızı uçağa verdikten sonra tavsiye üzerine Trabzon merkeze pide yemeye gittik. Sıkı durun söylüyoruz: BÖYLE BİR PİDE YOK!

Havalimanı’ndan dolmuşla merkeze inerek koşa koşa Rüştü’nün Fırını‘na gittik. Hayatımızda yediğimiz en harika pideleri 15 dk içerisinde parmaklarımızdaki tereyağını da yalayarak mideye indirip taksiyle havalimanına geri döndük. Midelerin ve ciğerlerimizin bayram ettiği ve Karadeniz’in üzerimizde bıraktığı yeşiliyle beraber Istanbul’a geri döndük. Devamındaki trafik derdi, eve geliş hikayesi ve beton yığını ise hepimizin bildiği gibi…

Doğu Karadeniz’e gitmeyi düşünenler için faydalı bir paylaşım olmasını diliyoruz.